Search on this blog

Search on this blog

İnsanın hayat yolculuğu beni hep büyülemiştir. Her birimiz belirli koşulların içine doğar, deneyimler toplar ve bu birikimlerin içinde kendimize ve hayata dair tanımlar oluştururuz. Ancak 30’lara geldiğimizde çoğunlukla bir şeyler zorlamaya başlar.

İçeride yalnızlık, mutsuzluk ya da eksiklik hissi; dışarıda gerginlik, çatışma ya da bitmeyen bir arayış… Eski tanımlar ve alışkanlıklar artık iyi gelmez olur. Bizi ileri taşımadığı gibi yükümüzü artırır.

Ben insanı iki kapılı bir eve benzetirim.

Dış kapı, diğerlerinin gördüğü kapıdır. Orada kabul gören davranışları iyi kötü öğrenmişizdir; kontrol elimizdedir. İçimizde çok sinirlensek bile çoğu zaman dış kapıda bunu yönetmeyi, uygun bir dille ifade etmeyi biliriz.

İç kapı ise bambaşka çalışır.

Bir kişi, durum ya da olay bizi tetiklediğinde hızla ve neredeyse otomatik olarak açılıverir. Daha ne olduğunu anlamadan içeriye girmiş buluruz o şeyi. Yansıtmamaya çalışsak da bizi diğer şeylerden daha hızlı ve daha çok etkiler. İçimizde üzgün, kızgın, tetikte, değersiz, yetersiz, halinden memnun olamayan iç sesler belirir.

Zihinsel ve duygusal olarak yeterince zor olan bu halin üzerine, çoğunlukla otuzlu yaşların sonlarında bedensel zorluklar da eklenir: mide–bağırsak sorunları, geçmeyen omuz–bel ağrıları, baş ağrıları, kronik yorgunluk…

Ve bir noktada —hayatta öğrendiğimiz mevcut tanımların ve alışkanlıkların artık işimize yaramadığına ikna olacak kadar bedel ödediğimizde— sormaya başlarız:

Neden iç kapı çalar çalmaz otomatik açıyorum?

Neden “kim o?” diye sormuyorum?

Ve bazı insanlara ya da durumlara bu kapının anahtarını ne zaman ve nasıl verdim?

Bu sorular genellikle özel hayatta ayrılıkların, iş hayatında çatışmaların arttığı dönemlerde belirir. O anlarda “Mekanımı değiştirirsem sorunlar da değişir” diye düşünürüz.

Fakat birkaç yıl sonra dönüp baktığımızda aynı döngüleri yeniden yaşadığımızı görürüz.

Aynı duygu, aynı düşünce, aynı iç kapı…

Asıl mesele, bu iç seslerin ve otomatik tepkilerin ardındaki mekanizmayı anlamaktır.

Çünkü her insanın iç sistemi kendi içinde çoğunlukla çok tutarlıdır; ilk bakışta çelişkili hatta birbirine zıt görünen özellikler bile aslında bir bütünün parçasıdır.

Hayat hikayemiz boyunca, çoğu zaman çok eski dönemlerde ya da çok ani, çok yoğun anlarda kendimizi korumak için bazı stratejiler geliştiririz.

Bugün “Ben böyleyim”, “Hayat böyle” dediğimiz kalıpların büyük kısmı o dönemlerin izlerini taşır.

Oysa bugünün deneyimi, becerisi ve gücüyle çoktan aşabileceğimiz şeyleri hâlâ o eski, toy halimizin korku ve çaresizliğiyle çözmeye çalışırız.

Bu mekanizmalar artık bize fayda sağlamadığı gibi ciddi şekilde yorar.

Üstelik onları “benim iç sesim” zannettiğimiz için —yani “ben” zannettiğimiz için— mekanizma olduklarını fark etmek bile çoğu zaman yıllar alır.

Bu yüzden ben–sen, haklı–haksız gibi ikiliklerde sürüklenir dururuz.

Tam bu noktada çoğumuz, zorlanan iç sistemi dengelemek için bir şeyler ekleme eğiliminde oluruz.

Uzun bir tatil, yeni bir strateji, yeni alışkanlıklar…

Fakat zaten yükü artmış bir sistemi daha da doldururuz.

Oysa çoğu zaman ihtiyacımız olan şey eklemek değil, azaltmaktır:

İşlevsiz kalıpları yavaş yavaş bırakmak,

fazla çabayı azaltmak, yükleri bırakmak…

Özellikle de “otomatik açılan iç kapı”yı tanımak ve onunla ilişkimizi dönüştürmek.

Bazen bunu bir film, bir eğitim ya da bir sohbet vesilesiyle fark ederiz.

Bazen bir ayrılık, hastalık ya da kayıpla…

Hayat, biz öğrenene kadar aynı dersi yeniden ve yeniden önümüze getirir.

Bu döngülerin ne olduğunu dışarıdan, tarafsız bir gözle görebilmeye başladığımızda ise içerdeki tüm yanılsamalardan uyanmaya başlarız.

Upekkha, yani tarafsız gözlem yapabilen zihin, bu farkındalık halini ifade eder.

Bu zihin geliştikçe duygular sağalır, düşünceler sakinleşir ve insan olanda kalabilmeye, halinden memnuniyet duymaya, gevşemeye başlar.

Ben de kurucusu olduğum Upeka’da, 8 yıldır gerçekleştirdiğim tüm eğitim ve birebir çalışmalarda, geliştirilmek istenen beceri ne olursa olsun önce bu farkındalığı geliştirmeye odaklanıyorum.

Çünkü yeni bir beceriyi sisteme bilgi olarak eklemek, ancak işlevsiz kalıpları ayırt edip yükü azaltmayla, yani içsel bir dönüşümle mümkündür.

Hepimizin iç kapısının zamanla daha farkındalıkla açılması ve dışarıdan bakabilen gözümüzün berraklaşması dileğiyle…

Gülzade Şerifoğlu

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir